SON DAKİKA

Korkudan bayılacaktım

Bu haber 15 Nisan 2013 - 10:25 'de eklendi.

Seferihisar depreminde evleri ağır hasar görenler için devlet tarafından yaptırılan konutlar bitirilmesine rağmen anahtarları sahiplerine teslim edilmiyordu.

Dönemin valisinin “Eski evlerini yıkmayanlara konutlarını vermeyeceksiniz” dediğini iddia eden Afet İşleri ve TOKİ yetkilileri, hak sahiplerini oyalıyordu. Afetzedelerin “Yetiş Yeni Asır” çağrısı üzerine Seferihisar’a gittim.

TOKİ temsilcilerine, “Millet sokakta, çadırda yaşıyor. Siz ise anahtarları vermiyorsunuz” diye çıkışırken Mustafa Karabulut da resimleri çekiyordu. Hak sahipleri ile görüştükten, verilmeyen anahtarları, deprem konutlarını fotoğrafladıktan, gerekli bilgileri aldıktan sonra oradan ayrıldık.

Haber özeldi…

Valiye, kamu kuruluşlarına sesleneceğimiz için pazartesi veya salı günü yayınlanacaktı…

Gün batmak üzereydi. Minibüs ile gelmiştim ve ertesi gün izin günümdü…

Garaja doğru yürürken Mustafa Karabulut, “Sen yarın izinlisin.. Gel bu akşam burada kal..

İzmir’den avukat arkadaşlarım gelecek… Hep birlikte benim tekne ile balığa çıkalım” dedi.

İki kızım İstanbul’daydı; evde de beni bekleyen kimse yoktu… “Olur” dedim.

Gün battıktan yarım saat sonra İzmir’den beklenen misafirler geldi. Aralarında bir de usta balıkçı vardı. Büyük bir alışveriş mağazasından gece ve ertesi gün için yığınla yiyecek içecek alındıktan sonra tekneye yöneldik.

Sığacık Limanı’na yaklaşırken Marmaris veya Bodrum’da bindiğim gulet veya yatlardan birisi ile karşılaşacağımı düşünüyordum. Mustafa Karabulut sahile geldiğimizde 7 metrelik bir kayığı gösterdi; “Haydi bakalım. Malzemelerimizi tekneye yükleyelim” dedi…

Şaşkınlık içinde “Mustafa, tekne bu mu?” deyince, “İşte benim emektar bu… 3 yıldır kahrımı çekiyor” diye cevap verdi.

İzmirden gelen avukatlar Neval Kalender, Fazıl Burucu ve usta balıkçı Temel Reis,7 metrelik kayığa tereddütsüz atladılar. Artık geriye dönmem imkansızdı…

Mecburen ben de bindim…

Ortada üzeri tahtalar ile örtülerek masa haline getirilmiş kocaman bir motor vardı. Karabulut dümene geçti. İleri geri manevralardan sonra Sığacık Limanı’ndan çıktık. Rotamız Çeşme Yarımadası’nın güneyindeki Çırakan Adası ile Sığacık Koyu arasındaki burundu. 5 mil kadar bir yolumuz vardı…

KORKU DAĞLARI BEKLİYOR

Limandan çıkar çıkmaz açık denizin dalgaları kayığımızı sağ tarafına hafif hafif vurmaya, sahilden uzaklaştıkça yüksekliği artırmaya başladı. Akşamın karanlığı ile denizin sesi birleşince içimi anlatılmaz bir korku kapladı.

Mustafa Karabulut, dalgaların yandan vurmaması için teknesinin burnunu dalgalara doğru çeviriyordu, ama 7 metrelik kayık şahlanan bir at gibi göğe yükseliyor, sonra da ‘şırrak’ diye ses çıkararak yüzeye vuruyordu. 3 mil kadar gittikten sonra ortadaki garip masanın üzerinde yemek hazırlığı başladı. Beyaz peynir, domates, salatalık, süzme yoğurt, siyah zeytinden oluşan mönünün yanında 70’lik iki Yeni Rakı şişesi ile bir Buzbağ şarabı heybetli heybetli duruyordu.

Benim ise ne rakıda, ne şarapta gözüm vardı. Açık denizde kayığımızın savrulmasından ürküyor, gözümün önüne ilçe muhabirlerimizin internetten gönderdiği boğulan mülteci fotoğrafları geliyordu.

Bir aksilik olsa, kıyıda belki 30-40 metre yüzebilirdim, ama açık denizde 3-4 mil kulaç atmaya ne yaşım, ne de gücüm yeterdi… Alabora olsak cesetleri sahile vuran mültecilerden farkımız kalmazdı. Arasına beyaz peynir ve domates sıkıştırdığım ekmekten bir lokma ısırdım; Karabulut’a , “Mustafa, kayıkta can yeleği var mı” diye sordum.

Korktuğumu anlamıştı… “Teknemde bir tane var hocam.. Ama ben yüzme bilmem… Aksilik olursa onu ben kullanırım… Siz nasıl olsa yüzersiniz?” dedi.

Sözlerinin altında muziplik yatıyordu. İki avukat ile usta balıkçı da ona katıldı, “Biz iyi yüzeriz, ama denizde adam kurtarmak pek akıl karı iş değildir. Artık sen de başının çaresine bakarsın!” diye konuştular.

Onlar da işin şakasındaydı, ama ben çok ciddiydim. Korkudan ayaklarım titriyor, dişlerim birbirine vuruyordu. 6-7 yaşında çocuk gibi “Çişim geldi” deyiverdim.

Mustafa Karubulut, “Mesele değil hocam… Git teknenin sancak kısmına dikil, çişini denize bırak” dedi.

Korka korka, kayığın kenarlarına tutuna tutuna denileni yaptım… Yarımadanın güney sahiline 1, 1.5 mil kadar yaklaşınca oltalarını attılar… Elime misina almaya hiç niyetim yoktu… Gidip dümenin altındaki çukurluğa kıvrıldım… Deniz dibi derinliğini ölçen cihazın 78 metreyi gösterdiğini fark edince bayılacak gibi oldum. En iyisi uyumaktı. Onlar ise bir yandan keyiflerini çıkarıyor, bir yandan da “Aha bir lidaki!..” , “Oooo!.. Vallahi, büyükçe bir fangiri vurdu!..” diye birbirlerine bağırıyorlardı.

Meğer fangiri çok değerli bir balıkmış… Gece yarısına doğru dalgalar daha da arttı. Beşik gibi sallanıyorduk…

İçimde bulantı başladı. Gece yarısından sonra biraz dalmıştım…

Sabaha karşı motorun boğuk boğuk öksüren sesi ile uyandım…

Diğerleri gece boyunca gözlerini hiç kırpmamış, kovalarını yarıya kadar balıkla doldurmuştu…

Artık yeni av yeri arıyorlardı. Gün ışıyınca geceki korkum biraz dağıldı. Etrafta başka balıkçıları da görünce daha da rahatladım. Balık tutmaya niyetlendim. “Ver bakalım bir misina… Ama yem takmasını bilmem, yemli olta verin” diye mızmızlandım.

İlk atışta da 2-3 tane birden balık vurdu. Oltadan çıkarması için Karabulut’a uzattığımda, “Eh be hocam!.. Sende de ne şans var.. Gittin bula bula ‘gopez’ buldun” dedi.

Oltadan çıkardığı balıkları da “Karagöz, lidaki varken bunları ne yapacağız” diye denize fırlattı. Etinin lastik gibi olduğunu öğrendiğim kiremit renkli gopezler, daha suyun yüzeyine vurmadan ateş gözlü, rüzgar kanatlı bir martı attıklarımızı kapıp uzaklaştı…

Artık balık ve olta ile uğraşmıyor; Çeşme Yarımadası’nın güneyindeki sarp dağların insan eli değmemiş bakir bitki örtüsünü, fıstıkiden ceviz yeşiline kadar o müthiş rengin her tonunu ayrı bir tablo gibi seyrediyordum…

Ortada hiçbir kuş yokken, denize her ‘gopez’ atılışında kurşun gibi ortaya çıkan martıları beslemeyi oyun belledim. Diğerlerinin beğenmedikleri balıkları alıyor, martılara atıyordum. Öğleye kadar süren av, güneşin ortalığı ısıtması ile birlikte sona erdi…

Yedi metrelik tekne ile yine sallana sallana döndüğümüz Sığacık Limanı’na geldiğimizde ilk işim dizlerimin üzerine çöküp toprağı öpmek ve sağ salim karaya çıktığımız için Tanrı’ya şükretmek oldu.

Tevfik TORTAMIŞtevfik@seferihisar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.