SON DAKİKA

Seferihisar- Samos ve iki duygu arası…

Bu haber 21 Ekim 2012 - 10:19 'de eklendi.

Seferihisar’ın Akarca sahilinde yazlığı bulunan sarraf, Ege’nin iki sahili arasında yakınlaşma başladıktan sonra Yunan adalarına düzenlenen seferlerden yararlanarak tek başına Samos’a gitti. Ne doğru düzgün İngilizcesi ne de Rumcası vardı. Ama Samos, Türk adası gibiydi, esnafın çoğu Türkçe biliyordu. Zorluk çekmedi.

Esnafın içten yaklaşımını, restoranların deniz ürünlerini, çeşit çeşit ot yemeklerini beğenince Çeşme üzerinden gittiği Samos seferlerini artırdı. Beşinci gezisi miydi, altıncı gezisi miydi ne, kıvırcık saçlı, ela gözlü, yüzü çilli bir Rum dilberiyle karşılaştı.

Hediyelik eşya mağazasında müşterileriyle ilgilenen kadının güleç yüzünden, gamzelerinden ve yarım yamalak Türkçesinden etkilendi.

Hiç de ihtiyacı olmadığı, hediye edecek kimsesi de bulunmadığı halde kadından üç parçalı bir duvar tablosu, küçük midye kabuklarından yapılmış bir avize satın aldı. Sonraki ziyaretlerinde de olur olmaz şeyler alırken esmer, kıvırcık saçlı kadının dikkatini çekmeyi başardı. Kadın baktı ki bizimki utangaç, içine kapanık, duygularını açacak kadar cesur değil, “Sizi bu akşam yemekte ağırlayabilirim” dedi.

BAŞBAŞA YEMEK

Deniz kenarında, salaş ama kusursuz hizmet veren bir restoranda baş başa yemek yediler. Kadın, çat pat Türkçesi ile iki kez evlendiğini, iki izdivacında da mutlu olamadığını, üniversitede okuyan kızı ile yüksek lisans eğitimi gören oğlu olduğunu anlattı.

Oysa bizimki bekardı ve yaşı kırkı aşmasına rağmen ‘armutun sapı, üzümün çöpü var’ diye karşılaştığı bütün kadınlara burun kıvırmış, ne esmer ne sarışın beğenmiş, hiç evlenememişti.

Kadına tutuldu, aşık oldu. İki kez evlenip boşanmış olması, yetişkin iki çocuğunun bulunması kendisi için önemli değildi. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olmaz mıydı?”

SAVAŞ YILLARI

Ama kadının, “Biz Samos’a Selanik’ten gelmişiz. Balkan Savaşı’nın ardından dedem ve anneannem Samos’a yerleşmiş. O yıllarda Türklerle kavgalarımız olmuş ama o dönemler artık çok gerilerde kaldı” sözü kafasını bulandırmıştı.

Çocukluğu, Balkan Harbi’nde ailesinden on üç can veren, mallarını mülklerini Selanik’te bırakarak Manisa’ya kaçan babaannesinin anlattığı savaş hikayelerini dinlemekle geçmişti.

Yüzlerce Türk’ün, yüzlerce Türk subay ve askerinin şahadetine tanık olan babaannesi, Selanik’te hasta ve yaralı Müslümanlara ilaç diye zehirli sıvılar vererek toplu katliam yapan zalim Dimitrius’u hemen her gece anlatmıştı.

Dimitrius’un, ‘Sizi çetelerden koruyacağım’ diyerek evine aldığı Türk kadın ve kızlarına yaptığı işkenceleri, tecavüzleri dinlemiş, Yunanlılara karşı içinde müthiş bir kin ve öfke birikmişti.

Bir Selanik göçmeni olarak o yıllara ait pek çok kitap okumuştu.

Hele hele Yanyalı bir Rum’un Mihail adlı subaya yazdığı mektupların yer aldığı kitaptaki ifadeler hafızasından silinmiyordu. Yanyalı yerli Rum, korkunç marifetlerini anlatırken, “Hasan Bey’in iki genç kızını, tanıdığım bir Yunan çavuşuna hediye ettim. Yalnız Hanım’la, Büyük Hanım kaldı. Büyük Hanım gayet ihtiyar olduğu için bana zahmet vermedi. Boğazını mendil ile sıktım.

Gözleri fırladı, dili sarktı. Elinde tuttuğu çekmeceyi bıraktı. Hanım’ı cennete yollamak ise pek kolay olmadı. Gece boğazlamak istedim. Meğer uyumuyor, küçük kızı Nihal ile titreyerek sabaha kadar oturuyorlarmış. Zehirlemeye teşebbüs ettim, farkına vardı.

Küçük bir ispirto ocağına eter doldurdum, Kahve pişirmeye uğraşırken benzin tutuştu. Kucağımda tuttuğum Nihal, bağıra bağıra bayılıncaya kadar annesinin yanmasını seyretti!” ifadelerini aklından çıkaramıyordu. Buna benzer o kadar çok ‘zulüm itirafı’ okumuştu ki…

Hangi Türk, hangi Müslüman bunları unutarak bir Rum kadınına aşık olabilirdi. Samos’ta aşık olduğu kadını, sanki yüz yıl önceki Rum mezaliminin parçası gibi görüyor, içten içe onu da suçluyordu.

Kadın, Türk aşığının içinden geçenleri fark etmiş gibi, “Geçmişte karşılıklı hatalar yapılmış. Osmanlı da gelip topraklarımızı işgal etmiş. Bizimkiler de öç alma adına Türklere, Müslümanlara etmedik eziyet, etmedik zulüm bırakmamış. Anneannem anlatırdı, dedem yirmi kadar Türk kadınını kuyuya atarak öldürmüş, ben bu olanlardan şimdi utanç duyuyorum ama ne yapabilirim ki” diyordu…

Bizimki hem Rum kadını unutamıyor hem rüyalarında merhum babaannesi ile yüzleşiyordu. Babaannesi, “Bu Rumlar var ya Rumlar. Din iman yoktur banlarda. Ne zulümler ne işkenceler gördük biz Balkanlar’da bunlardan” sözleri ile hemen her gece kendisine kabus yaşatıyordu.

MÜFTÜYE ÇIKTI

Türkiye’ye dönünce müftünün karşısına çıktı. “Ben bir Rum kadına tutuldum, onunla evlenmek istiyorum. Fakat kadının ataları, Türklere, Müslümanlara çok zulüm yapmış. Bunu bir türlü içime sindiremiyorum” diye dert yandı. Mütfü düşmanlıktan yana değildi. Yıllar önceki kin ve öfke artık tarihe karışmalıydı.

Ama o da çok zor bir şart ekledi, “Kadın İslamiyeti kabul eder, Müslüman olursa nikahına alabilirsin. Diğer türlü caiz değildir…”

Oysa iki çocuklu, başından iki evlilik geçmiş kadının ne din değiştirmek ne de Müslüman olmak gibi bir düşüncesi vardı. Daha doğrusu o evliliği aklından bile geçirmiyor, sarraf Türk’ün arkadaşlığından mutlu olduğunu söylüyordu.

Türk sarraf, önümüzdeki hafta sonunda Samos’a bir kez daha gidecek. İki çocuklu, başından iki evlilik geçmiş, ataları yüz yıl önce Balkanlar’da Türkleri kesmiş, zehirlemiş, kadınların ırzına geçmiş Rum kadınına son kararını bildirecek. Ama kafası hala karışık.

Sizce ne demeli ki?..

Tevfik TORTAMIŞtevfik@seferihisar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.