SON DAKİKA

Tanrıçanın gazabı

Bu haber 22 Ocak 2014 - 10:31 'de eklendi.

Balkanlara kar düşmesiyle birlikte göle mevzilenen avcılar, Tuna boylarından güneye göç ederken iç sulara inen ördekleri, sazlıklar içinde yaşayan kara mekeleri, su tavuklarını, yaban kazlarını, hatta küçücük kazıklı kuşlarını bile vururlardı.

Kimi zaman yatıya gelirler, göl ortasındaki sazlıklarda oluşan küçük adacıklara mukavva ve naylonlardan ‘güme’ adı verilen küçük evcikler kurarak geceleri de avlanırlardı. En büyük yardımcıları ‘müre’ adı verilen evcil ördeklerdi. Müreler, dişi ve erkekleri arasında on beş, yirmi adım mesafe olacak şekilde göl içine ayrı diziler halinde ayaklarından bağlanır, birbirine kavuşmak için bağırdıkça gökyüzünden geçen yaban ördekleri yanlarına iner, mazgal deliklerinden doğrultulan tüfekler ile de vurulurlardı.

Fakat göl ‘tekin’ değildi. Bugüne kadar çok sayıda avcı, sazlıklara giderken bindikleri kayıkların alabora olması sonucu ölmüş, cesetleri sazlıkların köklerinde çamura bulanmış olarak bulunmuştu.

TEDİRGİNDİM

Gölde İzmirli iki avcının daha kaybolduğu, iki gündür de bulunamadıkları istihbaratını alınca taksiciyi çağırıp göle hareket ettim. Avcılar, ölü veya sağ bulunamadıkları için kimliklerine, resimlerine ulaşma şansım yoktu. Cesetleri bulunsa bile üzerlerinde fotoğraflı nüfus cüzdanlarının çıkacağından da emin değildim. Bu nedenle habere tedirgin gidiyordum. Jandarma veya dalgıçların yapacağı aramalardan çekilebilecek bir resmin işe yarayabileceğini, canlı resimlerinin de İzmir’den temin edilebileceğini düşündüm.

Gölün kenarındaki bir köye girmiştim ki bir grup gazetecinin içinde bulunduğu hızla yanımızdan geçti. El sallayarak uzaklaştılar.

Onlar sahile inerken, köy içinde karşılaştığımız jandarmadan avcıların bulunmadığını öğrenince, taksiciden köy kahvehanesinde durmasını istedim. Sonra da, “Sen kıyıya in, önemli bir olay olursa gel beni al” dedim. Sigara dumanından nefes almanın zorlaştığı metruk binada köylüler çay ısmarladı. Gölden, avcılıktan, Aydın’dan bile ördek vurmak için gelenlerden söz ettiler. Hepsi de avcılardan şikayetçiydi, ama kuşların vurulmasından değil, kendi avlaklarına başkalarının girmesinden rahatsızdılar.

TÜFEKLİYİ AFFETMEZ

Dışarı çıktım. Çantam omuzumda, fotoğraf makinem boynumda yürürken, kapı eşiğine oturmuş, başı sarı yazmalı, alnı bağlı 80 yaşlarındaki ihtiyar bir kadın, “Vermez, vermez anam vermez!.. Bu göl avcıları canlı vermez!.. Lanetlidir bu su, lanetlidir!” diye mırıldanıyordu. “Avcılar yakınların mıydı?” diye seslendim. Başını bile kaldırmadı; “Vermez… Bu göl canlı vermez… Memedimi de vermemişti” diye kendi kendine konuşmasını sürdürdü. Hiçbir şey söylemeden duvarın dibine ben de çöktüm. Kulağım yaşlı kadındaydı…

Bir süre sonra varlığımın farkına vardı. “Tahsildar mısın?” diye sordu. “Yok” dedim, “Gazeteciyim, gölde kaybolan avcılara geldim…” “Bir sen misin gelen. Üç gündür gelenin gidenin hesabı yok. Her taraf candarma… Ama bu göl avcıları canlı vermez” dedi. “Niye?” diye soracak oldum; “Vermez… Bu su beddualıdır. Kavimlerden beri beddualıdır. Kuş vuranı affetmez” dedi.

Kadının bildiği bir şeyler vardı, ama anlatmaya niyeti yoktu. O mırıldanırken birkaç kare resmini çektim, adının ‘Ümmügülsüm” olduğunu da pencereden sarkan bir kadından öğrenip, yeniden kahvehaneye yürüdüm. Girişin sol tarafındaki masada oturan grubun arasına bir kez daha katıldım.

Yine çay söylediler. İhtiyar kadının söz ettiği bedduayı, gölde ölenleri sordum. Kırmızı kazağında saç örgüsü bulunan kırk yaşlarındaki balıkçı, “Bu göl dört yılda on bir avcıya mezar oldu, ama uğursuzluğundan değil, avcıların işi bilmemesinden” diye başladığı sözlerini, “Avcılar sazlıkları ada sanıyor. Oysa altları boş. Dalgaların biriktirdiği kumun üzerine güme kuruyorlar. Gece de fırtına çıkınca, su gümeleri yutuyor, avcılar boğuluyor. Kiraladıkları kayıklarımızla içeriye götürürken kendilerini uyarıyoruz, ama hiçbiri dinlemiyor” diye tamamladı.

“Uğursuzluk lafı nereden çıkıyor” diye sorunca da, başı dolaklı, kır saçlı, doksan yaşına merdiven dayamış bir ihtiyar söze karıştı: “Var, var… Ta eskiden burada krallık varmış. Kralın karısı gölde yüzen kuğusunu vuran avcılar için beddua etmiş. O gün bugün burada kaybolan avcı sağ çıkmaz” dedi. Bir başkası, “Hadi canım sen de… Eskiden burda göl mü vardı?” diye karşı çıkınca, yaşlı adam, “Vardı ya… Bizim çocukluğumuzda burası azmaktı. Mandalar suda debelenirdi. Sen ne sanıyon?” diye karşısındakinin sözlerini bastırdı.

Kaybolan avcıları ararken sanki maden bulmuştum. Diğer gazeteciler, haberlik bir konu yakalayamayınca avdan dönüp araçlarının bagajını, vurdukları ördek ve kara mekelerle dolduran avcıları fotoğraflamaya çalışıyor, onlar ise “Niye resim çekiyorsunuz?” diye tepki gösteriyordu. Hatta üzerilerine silah doğrultan bile oldu.

TABLO GİBİ RESİM

Ben ise yaşlı kadın ile kahvehanedekilerin sözleri ile örtüşecek bir resim peşindeydim. Hava iyice kapanmıştı. Gündüz saat 11.00 sıraları olmasına rağmen gölde arama yapan balıkçılar ve dalgıçlar siluet gibi görünüyordu. Araçlarımızın bulunduğu yer ile köy altındaki gazinonun arasında kalan sahildeki salkım söğütleri fark ettim.

Islak yaprakları kararmıştı; kapalı havada ürperti veriyorlardı. Avcıları arayanların kayığı geçerken iki ağaç arasından fotoğraf çekecektim. Makinemin diyafram ölçüsünü biraz daha kısıp resmin koyu olmasını amaçladım. İki ağacın arasından kayık geçerken birkaç saniyelik sürede dört beş kare resim çektim.

Gölün lanetini anlatacak tablo gibi ürpertici bir fotoğraf aldığımdan emindim…

Haberin kurgusu kafamda hazırdı: Olayı ‘Lanetli göl yine can aldı’ teması üzerine işleyecektim. Diğer gazetecilerin merkeze döndüğünden emin olunca, biz de gölden ayrıldık. Eve gittim. Meydan Larousse’den gölün tarihini araştırdım.

Köylülerin anlattıkları ve ‘lanetli göl’ efsanesi, Bergama Krallığı ile örtüşüyordu. M.Ö. 3. yüzyılda Bergama Krallığı uzun süre Ege’nin tamamına hükmetmişti. Göl etrafında da Bizans, Roma ve Bergama krallıkları dönemine ait mezarlar, höyükler de bulunmuştu. Ama kraliçenin adında düğümlenip kalmıştım.

Haberin eksenini oluşturacak efsaneyi de yazmam gerekiyordu. Kültür Müdürü, arkeologlar ve müzecilerle görüştüm, başka tarih kitaplarını karıştırdım. Bu kaynaklardan birisinde Tanrıça Simray adına ulaştım.

Efsaneye göre, Bergama Krallığı döneminde İç Ege’nin hakimi olan Tanrıça Simray, sevgilisinin kendisine armağan ettiği altın başlı kuğusunu suda yüzdürürken, gölde avlanan avcılardan birisinin attığı ok kuğunun canını almış, ellerini göğe kaldıran Simray, “Bu gölde avlananlar gün yüzü görmesin. Su onlara mezar olsun” diye beddua etmiş. O gün, bu gündür de gölde avlananların bazısı bu bedduaya takılırmış. İki avcı da bu beddua yüzünden gölde boğulup ölmüş…

İzmir’den gelen, ‘Haydi, nerde kaldı bu haber?” telefonları arasında “Lanetli göl yine can aldı” başlığı ile haberi işleyip gönderdim. Tanrıça Simray adı üzerinde beynimi zorluyordum. Haberi ertesi gün sadece bölge insanı okumayacak, arkeologlar, profesörler, bilim adamları da ilgilenecekti.

Kitapları karıştırmaya devam ederken gazetenin her şeyi çok bilen müdürlerinden birisi aradı. “Tevfik Bey… Tarihim iyidir. Bu efsaneyi ben de duymuştum. Ama Bergama Krallığı gerçekten İç Ege’ye kadar uzanmış mı? Ondan emin değilim” dedi.

İçimden “Haydi ordan sen de, nerden duyacaksın ki!..” diye söylenirken, bir yandan da rahatladım. Haberin en doğru yeri Bergama Krallığı bölümü idi. Efsaneden ve Tanrıça Simray’dan kuşkuluydum.

Ertesi gün de haber “Lanetli göl can aldı” başlığı ile birinci sayfada manşet olurken, efsaneye de yer verildi. Diğer gazetelerde ise iki avcının gölde kaybolduğu tek sütun olarak üçüncü sayfalarda kısa bir şekilde yer aldı.

Tevfik TORTAMIŞtevfik@seferihisar.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.