Seferihisar Emlak

Gazeteci Mutlu Tuncer ile sohbet ederken bir anda aklımıza Tunceli, yerel halkın kullandığı isim ile Dersim’e gitme ve özellikle Türkiye‘nin tek Komünist partiden seçilmiş başkan ve belediyesi olan Ovacık beldesini görmek ve izlenimlerimizi siz okurlarımız ile paylaşmak geldi aklımıza.

Önce aracımız ile gitmek istesek de yolun çok mesafeli olduğunu düşündükten sonra uçak ile Elazığ‘a oradan kiralayacağımız bir araç ile Tunceli Ovacık’a gitme kararı aldık. Ve öyle de yaptık!

İçimizden bir yandan Tunceli ovacık yollarında PKK olur mu? yolumuzu keserler mi? Korkumuz olsa da küçük bir asayiş araştırmamızdan sonra Elazığ havaalanına indik.

YOLLARDA ASAYİŞ DURUMUNU BİLEMEM!

Saat akşam karanlığına doğru yaklaşmıştı ve kiraladığımız araca petrol ikmali yapmak için petrol satış yerine yaklaştık ve petrol satıcısına sorduk, “Tunceli’ye gideceğiz ama yollarda asayiş nasıldır acaba?” Satıcı gayet korkutucu cümleleriyle, “O konuya karışmam! Üstelik akşam karanlığı da yaklaşmak üzere…

Petrol satıcısının bu cümlesi bizi dahada korkutmuştu, ancak Mutlu Tuncer dostumla birlikte ürkek gözlerle birbirimize baktık ve, “Kaderimiz kötü yazılmış ise yapacağımız bir şey yok” cümlelerimizle yolumuza devam ettik. Halbuki yollarda korkulacak birşey olmadığını öğrendiğimizde o petrol satıcısı niçin bu cümleyi kullanmış olabilir düşünürken konuyu anlattığımız bazı Tuncelililer, “Bazı Elazığlı arkadaşlar biz Tunceli’leri sevmezler belki onun için bu cümleyi kullanmış olabilir” dediler.

Bir ilin, bir ilçenin adı geçtiği zaman insanların aklına ilk önce “Nesi meşhur?” gibi bir soru gelir… Manisa’nın Macunu, İzmir’in gün boyozu, İstanbul’un tarihi güzellikleri, Konya’nın etli ekmeği, Karadeniz Bölgesinin fındığı, Urfa’nın kebapları, Erzurum’un cağ döneri…

Ancak ülkemizde, öyle yerler var ki; adı geçtiği zaman bir endişe, bir çekingenlik duygusu, hakim oluyor insanda… Bu yerlerden birisi de Tunceli…

Yerel halkın ifadesiyle Dersim…

Dersim mi, Tunceli mi?

Bu bile tartışma konusudur aslında…

Esasında Dersim, bölgenin en eski adıdır. Kürtçe’de “Gümüş kapı” Zaza dilinde ise “Duvarlı” anlamına geldiği bilinir. Bölgede yüzyıllar boyu, Aleviler, Zazalar, Kürtler, Ermeniler ve Türkler bir arada yaşadılar. Bu nedenle bölge değişik kültürlerin derin izlerini taşıyor.

Bölgenin resmi adı Osmanlı döneminde Dersim’di… 19. yüzyılın ortalarından beri bir “sancak”tı ve Hozat’tan idare ediliyordu. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte başta Dersim olmak üzere bölgedeki tüm isimler değiştirildi.

1935 yılında Dersim, “Tunceli” ilan edildi. “Tunç gibi sağlam insanlar” anlamında üretilen isim, Dersim’i silmeyi başaramadı belki ama, tartışmaların günümüze kadar uzama nedeni oldu. Bu gün Tunceli’ye gitseniz, kafanızı nereye çevirseniz üzerinde “Dersim” yazan bir tabela görürsünüz. “Dersim kahvecisi, Dersim Lokantası” gibi…

Veya ismi değişen başka yerlerin tabelalarda ve günlük hayatta aynıyla yaşadığını görürsünüz. “Kalan Restoran, Kalan ilk Öğretim Okulu” gibi…

Cumhuriyet döneminde PulurOvacık”, QısleNazımiye”, MazgertMazgirt”, Pulımıriye “Pülümür”, Pertage “Pertek” ve Xozat “Hozat” oldu. Bu belki de Cumhuriyet döneminin “Öz Türkçe” kaygısının bir eseriydi. Ermenice, Zazaca, Kürtçe isimlerin değiştirilmiş olması yöre halkını eski isimleri kullanmadan vaz geçirmediğini bölgede görebilirsiniz.

Değişimden en çok payı Zazaca isimler aldı. Tunceli köylerinin yüzde 90’ı Zazaca isimlerle anılıyordu. Bu isimlere benzer ya da ses uyumu bakımından yaklaşan isimler bulundu. Bazıları ise bu zorlamanın eseri, anlam bakımından komiklikler ortaya çıkardı elbette.

Mesela; Zazaca’da “Verdi kaçtı” anlamına gelen Remada köyü, oldu size “Ramazan”

Kürtçe isimler de Türkçe uyumlularla değiştirildi… Mesela KaziliKazılı” oldu, Surgıç “Sürgüç” oldu, Haculu “Hacılı”, Teteran “Tatarköy” oldu…

İsimleri boş verin…

Biz size, bölgeye yaptığımız üç günlük gezinin ilginç notlarını aktaracağız… Öncelikle önemli bir iki konuya parmak basmak isteriz… Bu konulardan birisini dikkatli bir şekilde anlatmakta fayda var. Bu yörenin insanları iki arada bir derede kalmış durumdalar.

İki aranın iki tarafında ne var, kimler var?

Bir kere öncelikle bölge halkının terörle ilişkilendirilmesi konusu var. Diğer taraftan lanet terör örgütleri var ki; halkın onlardan da yaka silktiğini anlamak hiç de zor değil. Ve açıkça yazmak, söylemek gerekirse, bölge halkının en çok sıkıntı duyduğu konu, “Potansiyel suçlu” olarak görülmeleri…

Aşağı yukarı 20 yıldır uğramadığımız bu bölgeye biz bile gazeteci olarak giderken, hayli tedirgindik. Ancak şunu söylemek gerekir ki; Tunceli, küçük bir İzmir! Medeniyet konusunda, Ankara’yı, İstanbul’u Bursa’yı… Hatta genelleştirelim, Ege ve Marmara Bölgesi’ni geride bırakacağını iddia etsek, kazanma şansımız çok yüksek olur…

İnsanları, son derece cana yakın ve misafirperver olan Tunceli’de, sıkıntıların ne olduğunu elbette yazacağız. Sonra Bölgenin Türkiye çapında ünlenen Ovacık ilçesinden izlenimler sunacağız size ama, öncelikle orada edindiğimiz bir genç arkadaşımızın Tunceli’yi nasıl tanımladığını iletmek çok ilginç olacaktır.

Bakın nasıl tanımlıyor arkadaşımız; ismini yazmıyoruz, çünkü bu onları rahatsız ediyor!

Tuncelili dostumuz, öncelikle insanlarının haksızlıklara karşı başkaldırısının bir alışkanlık olduğunu ifade ediyor… “Ben size Tunceli’nin ne olduğunu madde madde anlatayım” diyor!

Tunceli, 1954 yılında Türkiye Demokrat Parti’ye oy verirken, CHP’ye oy vermiş şehrin adıdır… Tunceli, tüm illerde 1982 darbe anayasasına oy verirken en çok (HAYIR) oyu çıkaran şehrin adıdır! Tunceli Kamer Genç gibi, aklındakini herkesin yüzüne söyleyebilen politikacıların çıktığı şehirdir. Tunceli, alışılmışlarla yaşamayan insanların şehridir.

Okur yazar oranının en yüksek olduğu şehirdir Tunceli. Bu şehir delisinin heykelini şehrin göbeğine dikebilecek kadar özgüvenli insanların yaşadığı şehirdir. Tunceli, Türkiye ile bütünleşmiş, yaşadıkları vatanı seven insanların şehridir. Herkesin istediği gibi yaşaması gerektiğinin mücadelesini veren insanların yaşadığı şehirdir.

Bakın bu dostumuza soruyoruz; “Neden ısrarla Dersim diyorsunuz buraya? Bu bir inat mı, bir başkaldırı mı?

Şöyle cevap veriyor:

Takılmışsınız Dersim ismine… Şöyle düşünün… Dersimliler olarak biz, hiçbir zaman utanılacak bir şey yapmadık. Ayıp bir şey yapmadık. Niye ismimiz değiştirilsin? Biz olaya öyle bakıyoruz. İşte geldiniz, şehirde dolaşıyorsunuz, insanlara bir şey soruyorsunuz, çay kahve ikram ediyorlar… Biz kimseye düşman değiliz. Ama Dersim dediğimiz zaman insanların yaklaşımı farklı oluyor. Burası Türkiye’nin en modern şehridir

Dostumuzun söylediklerini yaşayarak gördük mü?

Gerçekten gördük…

Ama gördüğümüz sadece dostluk, sevgi değildi. Özellikle kırsal bölgelerde insanların nasıl tedirgin olduğunu da gördük. Tunceli’den Türkiye çapında organik tarımıyla ün yapmış Ovacık’a yola çıktığımızda, rast geldiğimiz hemen her köyde durduk, insanlarla sohbetler ettik…

Burada aklımızda kalan en önemli şey, insanların bizimle fısıltı halinde konuşması, sorduklarımızı cevaplarken sağına soluna bakıp tedirginliğini belli etmesi oldu….

Bir köyün girişinde 50-60 keçisi, birkaç büyük baş hayvanı olan evin önünde durduğumuzda, yaşı 70’e gelmiş, bir amca kafasında el örmesi bir şapkayla koştu geldi. Sinekkaydı traşı, güler yüzü ile sempatik bir amcaydı. “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz… Buyurun oturun” karşılaması, nereden gelip nereye gittiğimiz sorularıyla sürdü…

İzmir’den geldiğimizi ve gezi yaptığımızı, gazeteci olduğumuzu söyledik. Karnımızın aç olup olmadığı konusunda ısrarlı sorulardan sonra yemek ikram edemeyeceğini anlayan amcam, zorla bir sürahi ayranı bize içirtti…

Ayran keçi sütünden yapılmış yoğurttan karılmıştı… Tadı muhteşemdi! Fotoğraf çekmek için izin istediğimizde ise “Yapmayın” dedi. “Daha önce birkaç fotoğraf çektilerdi, başımız derde girdi” dedi ve açıklama yapmadı. Israr da etmedik…

Sarılıp öpüşüp ayrıldık. Kırmızı benekli alabalıkların kaynadığı Munzur Suyu kenarındaki yoldan Ovacık’a dura dura yolculuğumuza devam ettik.

BİZ İKİ ARADA BİR DEREDEYİZ

Ovacık’a doğru yol alırken, arada bir inanılmaz güzellikteki manzarayı fotoğraflamak için duruyoruz. Şahane fotoğraflar… Hele hele Ovacık’a yaklaşırken Munzur Dağı’nın karlı zirvesinin bahar yeşili ile ortaya çıkardığı görsellik bizi adeta büyülüyor!

Yer yer Munzur Suyu’nun kenarında piknik yapan insanlara rastlıyoruz…

Özellikle gençler, erkekli kızlı, Pazar gününü buralarda değerlendiriyor. Bunu anladık. Bir kaçına misafir olduk… Sorduk da bazılarına: “Kırsalda PKK’ya rastlamaktan korkmuyor musunuz?

Birisi bu sıralarda terör faaliyetlerinin çok azaldığından bahsediyor… “Gerillalar daha yukarı bölgelerdeler… Açılım sürecindeki gibi, aramızda gezmiyorlar” diyor…

Genç arkadaşın teröristleri “gerilla” olarak nitelendirmesi bizi şaşırtıyor… Soruyoruz; “Neden gerilla diyorsun da terörist demiyorsun?

Konuşan gencin, teröristleri onore etmek ve bir özgürlük savaşçısı gibi göstermek istediğini düşündük ve bu düşüncemizi açtık…

Abi” dedi… “Kurban olayım, biz onlara vur-kaç yaptıklarından ötürü gerilla diyoruz. Sabotajlar yapıp kaçtıklarından ötürü öyle diyoruz. Burada kimse savaş istemiyor gözüne kurban olduğum.

Biz şiddetten hoşlanmayız ki… Buralardaki insanlar okumuş, yazmış kişilerdir. Gerilla dediğimiz zaman onları haklı bulduğumuz anlamını niye çıkarırsın canım ağabeyim?”

El sıkışıp ayrılıyoruz. Yine bir köy evinin önünde duruyoruz…

Yine el yapımı şapkalı bir amca…

Yine sinek kaydı traşlı…

Bu amca, konuşmayı da seviyor. Önce karnımızın durumunu soruyor “Tokuz” diyoruz… O da illaki ayran içmemizi istiyor. Oturuyoruz, sohbet koyu…

Amca diyor ki; “Biz gerilla ile devlet arasına sıkışmış, iki tarafa da yaranamayan bir durumdayız… Devlet bizi PKK’ya yardım ediyor zannediyor, PKK bizi devlete bilgi veriyoruz diye suçluyor. Hepimizin istediği bir barış ortamının olması

Köylüler genellikle bu nitelikte söylemler yapıyorlar…

Öyle ki; aynı söylemleri İzmir’den hava yoluyla geldiğimiz Elazığ’dan Tunceli’ye giderken de duymuştuk.

Dikkatimizi çeken konu da, tüm resmi yerlerin şehirlerden soyutlanmış, etrafında inanılmaz güvenlik önlemleri alınması oldu… Kaymakamlık binaları, lojmanları, Emniyet Müdürlükleri ve lojmanlarının askeri alanların böylesine inanılmaz tedbirlerle gizlenmiş olması, özellikle dışarıdan gelenlere “Tehlike var” mesajları veriyor. Bu tedbirleri görenlerin içine korku düşmüyor değil. Aslında terörün şehirlerden arındırılmadığına bir gösterge olan tedbirler belli ki mecburiyetten alınmış.

Tunceli ve yollarının çok sayıda kamerayla emniyet birimleri tarafından 24 saat gözlendiğini de eklemeliyiz.

Dışarıda resmi görevlileri, polisleri askerleri görmeniz çok zor. Hepsi de kale gibi güven altına alınmış binaların içindeler. Ama kameralardan dört bir yanı gözlüyorlar.

AÇILIM SÜRECİNDE TAVİZLER

Ovacık bölgesini anlatmaya geçmeden, açılım sürecine bölge halkının bakışından bahsetmek de gerekiyor. Tunceli yöresi bu açılım sürecinin, sonlanması konusunda umutlu olduklarını ve hayal kırıklığı yaşadıklarını söylemek mümkün. Ancak bazı kesimlerde o dönem verilen tavizlerin hiç iyi olmadığı yolunda ifadeler de duyduk.

Özellikle Tunceli’ye sıkça gidip gelen Elazığ Bölgesinde yaşayanlar Tunceli kırsalında açılım süresinde büyük tavizler verildiğini ve PKK’nın iyice ve rahatlıkla bölgede yapılandığını anlatıyorlar. Bir taksi şoförü; Elazığ’dan Tunceli’ye giderken, yolunun PKK tarafından kesildiğini şöyle anlattı:

Tavizler o kadar büyüktü ki; PKK Yola ‘PKK KONTROL’ diye levha koymuş. Durduk, bize teröristler nutuklar attılar. Örgütün bizler için savaş verdiğini söyleyip para yardımı yapmamızı istediler. Biz durumu Tunceli’ye yaklaşırken güvenlik kuvvetlerine haber verdik.

Bize eşgallerini sordular, bilgi aldılar. Ancak dönüş yolunda yine aynı yerde, yine aynı teröristler yol kontrolü yapıyorlardı. Emniyet güçlerine bildirim yaptığımız için inanılmaz korktuk. Yine kontrolden geçip, Elazığ’a vardık. Bu yollarda uzunca bir süre terör örgütünün kontrol yapmasına göz yumuldu.

Hatırlarsanız o günlerde dağlardan teröristler iktidar tarafından davulla zurnayla karşılanmış, mahkemeler ayaklarına kadar getirilmiş ve salıverilmişlerdi. Yine hatırlarsınız, kışlamızdan bayrak indirecek kadar gemi azıya almış terör örgütü mensuplarının bu cesareti nereden aldıkları çok konuşulmuştu. Yani gereksiz ve büyük tavizler verilmişti ve bu işe yaramamıştı. Bölge halkı da taviz değil, anlaşma istediklerini ortaya koyarlarken iki tarafın da fedakarlıklar etmesi gerektiğini sıkça söylüyorlar.

MUNZUR VADİSİ VE MUNZUR BABA EFSANESİ

Tarihi kaynaklar, Tunceli’ye kadar uzanan büyük ovanın, çok eski çağlarda büyük bir göl havzası olduğunu doğruluyor… Tahminlere göre, çok büyük bir depremle yarılan yer kabuğunun suyu ortaya çıkarması ile Munzur nehrinin oluştuğu fikri kabul görüyor. Tunceli-Ovacık arasında uzanan ovanın 42 bin hektarlık alanı 1971 yılından bu yana Milli Park olarak korunuyor.

Türkiye’nin en büyük doğal parklarından birisi olan Munzur Vadisi, Ovacık ilçesi Munzur Gözelerinden doğan Munzur çayı ile ayrı bir güzelliğe ulaşmakta… Yörede 1600’ye yakın bitki çeşidi tespit edilmiş. Bu bitkilerden 42 tanesinin sadece yöreye has olduğu anlaşılmış. Çan çiçeği, Bindebirdelik otu, Munzur Düğün Çiçeği, Dağ çayı, Oltu otu ve menekşe bunların başlıcaları olmuş.

Munzur dağlarının çeşitli hayvanlara ev sahipliği yaptığını da söyleyelim. Ayı, kurt, tilki, vaşak, su samuru, yaban domuzu, tavşan, sincap, sansar, çengel boynuzlu dağ keçisi, keklik, bıldırcın, üveyik, tahtalı güvercin, kaya kartalı, akbaba, turna ve çeşitli sürüngenlere rastlamanız çok olası…

Dağlar sık meşe ormanları ile kaplıdır, ayrıca 2 bin metreden sonra sarp kayalıkları vardır. Munzur çayının kırmızı pullu alabalıkları da yöreye özgüdür.

Yörenin en meşhur yeri Munzur çayının kaynadığı gözeler. Burayı ziyaret edenler muhteşem bir doğal güzelliğin içinde buluyorlar kendilerini…

Buranın adı Munzur Baba…

Mistik bir de efsanesi var ama; Ovacık Belediyesi, bu efsanenin gerçeği hiç yansıtmadığı gerekçesi ile bir araştırma başlatmış… Efsane gerçekten biraz garip…

Gözelere yakın olan Koyungölü mevkiinde bir ağa yaşarmış. Hikaye böyle başlıyor! Ağa’nın yanında da Munzur adlı bir çoban varmış. Bu çobanı ağa yetim almış büyütmüş. Bir gün Ağa Hacca gider. Hacda namaz kılarken, canı sıcak helva ister. Çoban Munzur bunu onca uzaklıktan hisseder. Ağa’nın eşinen helva yapmasını rica eder. Kadın da çobanın canı diye yapar helvayı. Ağa, hacda namazını bitirip, selamını verdiği zaman Munzur’u yanında görür. “Ağam canının çektiği helva, afiyetle yer” der ve kaybolur. Ağa hacdan döndüğünde ahali elini öpmek üzere toplanır. Ağa “Eli öpülecek ben değilim, Munzur. Onun elini öpün” der.

Munzur mahcup olur…

Kaçmaya başlar, ağa arkasında. Bu gündü gözelerin oraya gelir. Elinde de süt tası vardır. Süt dökülür ve berrak bir su pınarı olur. Munzur’un kaçarken bastığı her yerden pırıl pırıl su fışkırır…

Hikaye böyle…

Ancak yörede Alevi vatandaşların yaşıyor olması ve Aleviler’in hacca gitmemesi bilindiğinden efsanenin ayakları yere basmıyor. İşte belediye de, eskilerden daha mantıklı bir hikaye bulmak umudunda…

MUTLU TUNCER VE MUSTAFA KARABULUT’UN GEZİ NOTLARI, FOTOĞRAFLARIYLA İKİNCİ BÖLÜM “OVACIK VE BELEDİYE  İCRAATLARI” 20 NİSAN CUMA AKŞAMI YAYINDA…

 

Son Güncelleme : 21 Nisan 2018 22:16