Seferihisar Emlak

Günlerdir süren seçim gerginliğinden sizleri biraz olsun uzaklaştırmak, hiç değilse bu hafta sonunda yüzünüzde küçük bir tebessüm oluşturabilmek amacıyla, izninizle, bir haber hikayemi paylaşıyorum…

CİN KORKUSU

Haber yazmasını pek beceremezdi, ama istihbaratının üzerine yoktu. Girilmeyecek yerlere girer, ağzı en sıkı olarak bilinen siyasi şubede bile sır gibi bilgilere ulaşırdı. Jandarmada, adliyede sıkışan gazeteciler ona başvururdu. Bu yüzden adı Anten’e çıkmıştı.

Diğer muhabirlerle birlikte gittiği havaalanından dönüşünde, “Şefim, müthiş bir istihbarat aldım… Dinar ile Çardak arasındaki bir köyde Cinci Hoca diye bir adam varmış… Muska yazıp, insanın içinden cin çıkarıyormuş… Hatta kadınların göbeğine bile yazı yazıyormuş…” dedi.

Kahverengi çerçeveli gözlüğümün üzerinden Anten’in yüzüne bakıp, “Ne hocası… Bu devirde hala göbeğine yazı yazdıran kadın, karısını böyle adamlara götüren koca kaldı mı?” diye sordum.

Anten ısrarlıydı: “Doğru valla şefim… Valla billa doğru!..” dedi.

“Eee.. Ne yapalım şimdi. Ta Dinar’a mı gideceğiz? Hem nasıl resim çekeceğiz? Bir dünya da araba parası… Boş ver, hassas konu bunlar, girmeyelim. Uzay çağında cin, peri mi olurmuş” diye yanıt verdim. “Polise, jandarmaya intikal eden, mahkemeye yansıyan bir şey yok. Ne gözaltına alınan var ne tutuklanan” diye devam ettim.

Anten, “Ben gitcem… Valla billa gitcem, hem o Cinci Hoca’nın da resmini çekip gelcem. Çok sıkışırsam jandarmaya ihbar eder, operasyon sırasında fotoğraflarım” dedi.

FOTOĞRAF GARANTİSİ VERDİ

Anten, bir şeye karar verdiyse mutlaka yapardı. Ne yapıp edip resim de çekerdi.

Kurtuluşumun olmadığını anlayınca, “Tamam o zaman. Planını yap. Ne zaman gideceğimize, adamın evine nasıl gireceğimize karar ver. Ayrıca nasıl fotoğraf çekeceğimizi de düşün. Aklım yatarsa işe gireriz” diye konuştum.

Anten, öğleden sonra yanında kumral, kıvırcık saçlı, 30-35 yaşlarında daha önce hiç görmediğim bir bayanla ofisime girdi.

-Tamam şefim… Planımız hazır. Biz arkadaşımla karı koca olduğumuzu, on yıldır çocuk yapamadığımızı, çare aramak için de kendisine geldiğimizi söyleyeceğiz.”

– Ya eşin duyarsa!..

– Bir şey demez. Kendisinin beceremeyeceğini, ağzına yüzüne bulaştıracağını bilir… Üstelik kötü bir şey yaptığım yok. Arkadaşımla haber icabı karı koca olacağız.

– Ben de gelecek miyim?

– Tabi geleceksin… Üstelik Cinci Hoca’yı bize sen tavsiye etmiş, Isparta’dan zorla yanına götürmüş olacaksın.

– Sonra…

– Sonrası yok.. Eve girdik mi gerisi kolay..

– Ne zaman gideceğiz?.

– Yarın sabah gideriz. Yalnız biraz eski püskü şeyler giyelim. Takım elbiseli, kravatlı olursak şüphe çekeriz.

Ertesi gün Özgün’ün taksisine kadını da alıp yola düştük… Anten, Cinci Hoca’nın yerini iyi öğrenmişti. “Köye iki kilometre kala sola döneceğiz.. Dere kenarındaki yıkık bağ evinin yanındaki patika yoldan bir kilometre kadar dağa tırmanacağız” dedi. “Sanki daha önce gelmiş gibisin!” sözüm üzerine de “Ayıp ettin şefim!.. Benim istihbaratımda yamuk olmaz. Ben adamı iğne deliğine girse, elimle koymuş gibi bulurum” dedi.

İki saat süren bir yolculuktan sonra yıkık dökük bağ evinin yanına vardık. Aracımızı ve şoförü dut ağacının altına bırakıp patikaya saptık.

MAKİNE CEBİNDE KALDI

Bir kilometrelik tırmanış, kan ter içinde kalmamıza yetmişti. Üzerimizde ütüsüz, kırış kırış olmuş giysiler vardı. Sakal tıraşı olmamıştık. Saçlarımız dağınıktı. Anten bir de köşeli kasket bulmuştu. Yanlarındaki kadın da köy gelini olduğu izlenimi vermek için ellerine kına yakmış, başını örtmüştü. Anten, Nikon F3 makinesini yanına almamış, içinde Cinci Hoca’ya götürülen bir kutu baklava ile iki kilo toz şeker, bir çay paketinin bulunduğu pazar çantasını omuzlamıştı. Cebine de küçük bir makine yerleştirmişti.

Etrafı çitlerle çevrili eve ulaştığımızda, taş merdivenin yanındaki ağaca bağlı iri bir köpeğin havlaması ile irkildik. Evdekiler köpeğin sesinden yabancıların geldiğini anlamıştı. Şalvarlı, basma entarili, beyaz başörtülü bir kadın kapıya çıktı. Sorgu sual etmeden ‘Buyrun’ dedi. Kısa bir ayaküstü sohbetinde ‘hocalık’ işlerimizin olduğunu söyledik. Kadın, “Hoca Efendi, bağa kadar gittiydi. Ne de olsa iş zamanı… Ben çocukla çağırtayım. İçeri geçin, soluklanın biraz” diye konuştu. Taş merdivenlerden çıktık ve hanay evin salonunda yarım metre kadar yükseklikte, yörede ‘divan’ veya ‘sedir’ denilen teras biçiminde bir yere oturduk. Evin gelini, uzaktan ‘Hoş geldiniz’ diye mırıldanıp taş merdivenlerden aşağı indi.

Birkaç dakika sonra elinde baston olarak kullandığı bir söğüt sopası ile siyah kısa sakallı, kalın kaşlı altmış yaşlarındaki Cinci Hoca kapıda göründü.

SORGU SUAL FASLI

Selam verdikten sonra, duvar kenarında, ayakları gıcırdayan ahşap sandalyeye eğreti bir şekilde ilişti. Mendiliyle yüzünü, boğazındaki terleri siliyor, göz ucuyla da bizi izliyordu.

“Size bir şey sundular mı?” diye sordu, ardından da evin hanımına, “Hişt.. Çay koy bize’’ diye seslendi..

Soru sormasına fırsat vermeden söze girdim. “Isparta’dan geliyoruz. Yeğenimin on yıldır çocuğu olmuyor, doktorlar kar etmedi, size geldik” dedim.

Cinci Hoca, önce bu işlerle ilgisi yokmuş gibi davrandı, Ardından “Kim yolladı?” diye sordu. “Topal Süleyman… O tavsiye etti” dedim. Cinci Hoca, “Çıkaramadım…  Halı pazarındaki Süleyman Koçlu mu?.. Aksak yürür biraz…”

“Yok.. Halıcı değil.. Araba alır satar. Kamyonet verdiği bir Dinarlı’dan namınızı işitmiş” dedim.

‘Namınızı işitmiş’ sözü ile Cinci Hoca’nın koltukları kabarmıştı. Yine de ‘Nam peşinde değiliz!.. Allah rızası için faydamız olursa ne ala” dedi.

Sonra peş peşe sorular sormaya başladı. “Nasıl tanıştınız, düğününüz nerede oldu, kaç yıllık evlisiniz, hangi hekimlere gittiniz?… Akrabalarınızda çocuğu olmayan var mı?” türünden sorular yöneltti. Arada kapı yanındaki telefona gidip birisine talimat verdi. “Bak söyle o Kara Muharrem’e… Ben yanlış işi sevmem. Gerekeni yapacaksınız” dedi. Sonra da bize dönüp, “Geçenlerde birisi geldi. Çocuğunu nişanlamış, ama oğlan kıza ısınamamış. Biz de sevabına yardımcı olduk. Sonra sağda solda arkamdan atıp tutmuş. Kulağını çektireceğim” dedi.

BİZDEN ÖĞRENDİKLERİNİ BİZE SATTI

Sözlerinde bize de gözdağı vardı. ‘’Kötü niyetle geldiyseniz haberiniz olsun, yalnız değilim” mesajı verir gibiydi.

Sorgu faslı bir süre daha devam etti. “İlaç kullandınız mı?.. Erkek çocuk istediniz elbet. Yatağa istekli mi giriyorsunuz?..”

Sonra konudan uzaklaştı. Bağlardan, meyvelerden söz etti.  Ürünün bol olduğunu söyledi. Bir ara bana dönüp, “Sen ne iş yaparsın.. Evli misin, çocuğun var mı?” diye sordu.

Hazırlıklıydım… “İşte tarla tapan işleri… Evdekiler de halı dokuyor… Geçinip gidiyoruz… İki çocuğum var, biri kız biri oğlan” dedim.

Oraya geliş sebebimiz ile ilgisi olmayan sohbet, yaklaşık yarım saat sürdü. Cinci Hoca, sivil polis veya jandarma olmadığımızdan emin olunca, hanımına, “Kitabımı getirin” diye buyurdu.

KALIN BİR KARA KİTAP

Daha önceden işin ehli olduğu anlaşılan gelin, nüfus müdürlüklerindeki ciltleri andıran kara kaplı kalın bir kitap getirdi. Hoca, sondan başa doğru sayfaları çevirmeye başladı. Birkaç sayfa açıyor, geriye dönüyor, sonra sararmış sayfaları yeniden açıyordu. On dakika kadar süren bu çabanın ardından kalın kitabın ortalarında durdu.

Mırıldanarak bir şeyler okudu.

Ardından Anten’in biraz önce verdiği cevaplara ‘takla attırarak’ konuşmaya başladı.

“Evet… On yıldır evlisiniz… Bak burada yazıyor. Çok arzu ettiğiniz halde çocuğunuz olmadı. Bak bak yazıyo burda!.. Ankara’ya, Denizli’ye, Antalya’ya derman aramaya gittiniz.”

Anten atıldı, “Antalya’ya gitmedik. Ankara ve Denizli’ye gittik.

“Olabilir. Görüştüğünüz hekimlerden birisi Antalya’da çalışmış… Kitap öyle diyor.”

Düşük ses tonuyla devam etti. “Çocuk, özellikle de erkek evlat istemişsiniz.

Bu kez kadın atıldı, “Kız da olsa fark etmez.”

Hoca sözünün kesilmesine kızdı. “Öyle desen de kalbinden erkek evlat geçiyor senin…Hımmm, davullu zurnalı evlendiniz. On yıllık evlisiniz çocuğunuz olmadı… Gelin kaynana dırdırı biraz etkilemiş…”

Anten yine kendini tutamadı, “İyi bildin hocam!… Gerçekten davullu düğün yaptıydık…”

Hoca Efendi’nin Anten’den öğrendiği bilgileri birkaç ilave sözcükle ve farklı ifadelerle, kitap desteğinde bize anlatması yarım saat daha sürdü. Bir ara Anten’in kadın arkadaşını soluk bir perde ile salondan ayrılan köşedeki bölüme aldı. Sonradan öğrendiğimize göre kadının karnını kontrol etmiş. Kadın sır vermedi. Göbeğine yazı yazdı mı öğrenemedik.

ÜÇ AYRI MUSKA

Sonra kara kaplı defterin sayfaları arasından solmuş bir kağıt çıkardı. Kıvırdığı yerleri dilinin ucu ile ıslatarak, kağıttan iki üç santimlik şeritler halinde üç parça kesti. “Şimdi artık konuşmayın” dedi.

Parçaların her birine tükenmez kalemle eski yazıyla, bir şeyler yazdı. Ayrı ayrı katlayıp üçgen şeklinde üç ayrı muska oluşturdu. Bunları pazardan içine sebze meyve doldurduğu naylonlardan kestiği parçalara sararak üç ayrı muska yaptı.

Anten’in gözüne bakıyor, “Ne zaman fotoğraf çekeceksin” anlamında işaret ediyordum.

Ama atıp tutan, “Bizde yamuk olmaz, ben ne yapar eder, resim çekerim” diyen Anten’de hiçbir hareket yoktu.

Cinci Hoca, üç muskayı kadına uzatıp, “Bunlardan birisini yatak odanızda kapının üzerine çivileyeceksin… Birini erinin ceketine iğneleyeceksin, üç hafta duracak. Yalnız bununla helaya girmesin’’ dedi. Ardından ‘’Üçüncüsünü de suya ıslatacaksın. Sabah akşam birer yudum her ikiniz de içeceksiniz. Allah’ın izniyle altı hafta sonra bebek rahimdedir” diye kesin konuştu.

Cinci Hoca’nın evinde iki saat kadar kalmıştık ama tek kare fotoğraf çekilememişti. Hoca, bizi taş merdivenlerden indirip uğurladığında da küçük fotoğraf makinesi hala Anten’in cebindeydi.

Aracın yanına geldiğimizde Anten’e çıkıştım. “Ne oldu şimdi?… Bir dünya benzin masrafı… Bir o kadar zaman kaybı. İşin cabası olarak da Hoca’ya yüz kağıt tosladım… Sonuç sıfır. Tek kare fotoğraf yok… Hani resim çekecektin?

Anten boynunu büktü, “Valla çekecektim ama şefim, adam işinin ehliydi. Cine çarptırır diye korktum” dedi.

Dönüşte araçta çıt çıkmıyordu. Sessizliğimizi yine Anten bozdu… Kadına dönüp, ‘’Hişt…Göbeğine yazı yazdı mı kız?…’’ diye fısıldadı.

Bu söz kızgınlığımı gidermeye yetti, gülmeye başladım… Gazeteciliğin cilvesi bir olay yaşamıştık…