Seferihisar Emlak

Kenan Evren Paşa, fırtınalı ‘ihtilal’ döneminin ardından seçildiği cumhurbaşkanlığı görevini de tamamlamış ve Marmaris’e yerleşmişti. Burada kendini resim yapmaya, özellikle de ‘nü’ tablolar oluşturmaya verdi. Bazen de yemek, toplantı ve seminerlere katılıyor, yıllarca süren resmi hayatın ardından sivil yaşama uyum sağlamaya çalışıyordu.

Konutunun bulunduğu Armutalan’daki avcılar, kendisini ‘keklik’ avına davet ettiler. Bir hafta süreyle tüfekler, fişekler hazırlandı, program yapıldı. Bana da ‘av partisini’ izleme görevi verildi.
Galiba bir pazar günüydü. Fotoğraf makinemi alıp Denizli’den Marmaris’e hareket ettim. Aksaz Deniz Üssü yakınındaki avlanma alanının girişinde askerler tarafından karşılandık. Yaklaşık 20 gazeteci vardı, ama içeriye bir cipin alacağı kadar 8-10 gazeteci girebilecekti. İtiş kakıştan galip çıkarak cipte kendime yer bulabildim. Balık istifi olarak birbirimizin üzerine yığıldık.

İkinci viteste giden araçla yaklaşık yarım saat süren bir yolculuğumuz oldu. Sağ tarafımızda Ege’nin Yunan adalarına kadar sere serpe yayılan nefis maviliği, solumuzda da Torosların uzantısı olarak yeşilin her tonunu üzerinde barındıran uçsuz bucaksız tepeler yer alıyordu.
Sahilden bir kilometre kadar içeriye düz olarak uzanan makilik, daha sonra hafif bir eğimle zirveye uzanıyordu.

HERKES MEVZİ ALDI
Bir süre sonra cipler toprak yolun kenarında durdu. Öndeki ikisinden avcılar ve Paşa, arkasındakinden de gazeteciler indi.

Burası yamacın ortasında ve sahilden elli metre kadar yükseklikte bir düzlüktü. Evren Paşa ve avcılar tüfeklerini kuşandılar, fişekliklerini bellerine doladılar. Sonra da askerlikteki gibi ‘tek kol’ yürüyüş düzenine geçildi. Kiminin elinde Kırıkkale, kiminin elinde Monte Carlo, kiminde de Remington marka tüfekler vardı.

Bildiğim kadarı ile keklik avı tepelere tırmanılarak ve pantolon paçaları çalılıklara takılarak, makiliklerin arasında yürünerek yapılabilirdi. Oysa Evren Paşa ile av arkadaşları, kıvrılarak iç kısımlara uzanan yolu takip ediyor, iki taraftan çıkacak kekliklere ateş etmeye hazırlanıyordu. Gazeteciler de makinelerinin objektiflerini Evren Paşa’nın tüfeğine doğrultmuş, deklanşöre basacakları anın zamanlamasını hesaplıyordu. Fotoğraf karesine Evren Paşa ile avı olacak kuşu birlikte alabilmek amacıyla yolun üst kısmındaki yamaca tırmandım ve eğimin yeşillik ile birleştiği çizgiden yürümeye başladım. Meğer çok tehlikeli bir yerde mevzi almışım. Bunu birkaç dakika sonra Paşa’dan fırça yiyince anladım.
Ciplerden indiğimiz yerden elli altmış metre kadar uzaklaşmıştık ki, birden deniz kenarındaki makiliklerin arasından bir keklik fırladı. Sonra bir daha… Bir daha… Avcılar üçer beşer saniye ara ile aynı bölgeden havalanan kınalı kuşlara ateş ederken, beş altı el silah sesi duyuldu. Ardından avcı grubundaki yalakalar, Kenan Evren’e dönerek, “Vurdunuz, bravo paşam!.. Tam gözünden vurdunuz. Ne atıştı o öyle!..” diye alkışladılar. Birisi övgüde daha da ileri gidip, “Bunca senelik avcıyım, bu kadar dakik ve isabetli atış yapan birisine ilk defa rastlıyorum. Askerlikten talimli olduğunuz hemen ortaya çıktı Paşam!..” diye sesini yükseltti.

Paşa ise mütevaziydi; kısa cevap verdi; “Ne vurması… Ben daha ateş bile etmedim. Ayrıca yıllardır atış talimi falan yaptığım da yok…” Yüzü kızaran olmadı, gülüştüler. Zaten eskiden de padişahların katıldığı av partilerinde her zaman en büyük avı ‘padişah’ vurmaz mıydı?.. Burada da askerliğini en üst rütbede noktalamış bir komutana, görev süresini doldurmuş bir cumhurbaşkanına methiye düzülüyordu.

‘’SENİN YÜZÜNDEN ATEŞ EDEMEDİM’’
Çevresindekilerin ‘pohpohlaması’ karşısında alçakgönüllülüğü elden bırakmayan Evren Paşa, yine de övgülerden etkilenmişti. Kekliği vuramamasının nedenini bana bağırarak gösterdi: “Gittin kuş gibi kayaya tünedin. Senin yüzünden ateş edemedim, tetiği çeksem saçmalar sana isabet edecekti, fotoğraf çekerken önümü kapatmayın bir daha” diye fırçaladı. Ses tonu askerce idi…
Askeri fırçadan sonra yoldan sapmamaya özen gösterdim. Artık diğer gazeteci ordusu ile birlikte Evren Paşa’nın iki üç metre ardından ayrılmıyorduk.
Bu arada her olaya kuşkuyla yaklaşan gazeteciler arasında ilginç bir diyalog başladı. Bazıları, “Kardeşim ben daha önce keklik avına katıldım. Bir kere düz yerden böyle üç beş saniye aralıkla keklik uçmaz. Makilerin arasından birileri havaya kuş fırlatıyor” diyor, bazıları ise “Komplo teorilerinizi burada da geliştirdiniz. Askerlerin işi yok da çalılıkların arasına gizlenip Paşa vursun diye havaya keklik mi fırlatacak” diye soruyordu.

Ben susuyordum, ama sivil yönetimlerde bile düzenbazlığın her türlüsünün yaşandığı bir ülkede, ihtilal yapmış bir paşanın mutluluğu için makiliklerin arasından havaya keklik de fırlatılabileceğine aklım yatıyordu.

CANSIZ DÜŞTÜ
Biraz önce yediğim fırçanın etkisi ile sesimi çıkarmıyor, kuzu kuzu Paşa’nın ateş edeceğini anı bekliyordum.

Toprak yoldan ilerleyerek iki viraj daha döndüğümüzde birinci çukurdaki olayın bire bir kopyası ile karşılaştık. Aşağıdan deniz tarafından gökyüzüne doğru birkaç saniye ara ile yine keklikler havalandı. Tüfekler ardı ardına patladı. Bu kez iki kuş birden cansız yere düştü. Av köpekleri makiliklerde buldukları ‘avları’ ağızlarına alıp avcıların ve Evren Paşa’nın yanına getirdiler. Tüfek seslerinin yerini gazetecilerin seri deklanşör sesleri aldı. Kafiledekiler, tüfeklerini koltuklarının altına sıkıştırıp 12 Eylül’ün muzaffer komutanını bir kez daha alkışladılar. “Bu sefer siz vurdunuz Paşam!..” “Müthiş attınız…” diye bağırdılar.

Evren Paşa yine mütevaziydi, “Bu sefer de vurduğumdan emin değilim ama madem benim vurduğumu söylüyorsunuz, öyle olsun” dedi. Partiyi düzenleyenler ünlü konuklarını av vurması halinde mutlu edeceklerini düşündükleri için ‘Bravo Paşam!..” , “Çok iyi atıştı..” , “Tam zamanında tetiğe bastınız Paşam!..” türünden sözlerini tekrarladılar.
Av akşama kadar devam etti… Ama tepelere tırmandıkça, düzlükteki gibi birden havaya yükselen ‘keklik alayları’ ile karşılaşılmadığı için silahlar tek tük patladı. Vurulan avlar fileli torbalara doldurulup sırtlara asıldı.

Gün batımından önce de ciplerin bizi aldığı yere bırakıldık, vazifemi yapmış olmanın vicdanı rahatlığı içinde Denizli’ye döndüm.

PARA CEZASI VERİLDİ
Haber ertesi gün gazetelerin birinci sayfalarında yer buldu. Evren Paşa’nın kekliklerle birlikte fotoğrafları yayınlandı.

Bir iki gün sonra da devletin ilgili kurumlarının, yasak döneminde avlanması nedeniyle Evren Paşa’ya para cezası verdiği haberlerine aynı sütunlarda yer aldı. Sonra da vurulanların keklik olmadığı türünden açıklamalar yayınlandı.

Bu haber, kimine göre ‘Devletin ilgili kurumlarının gereğini yapması’ , komplo teorisyenlerine göre ise devletin eski de olsa bir cumhurbaşkanına ceza yazabildiğini gösteren bir danışıklı dövüştü.
Ben o zaman her iki değerlendirmeye de bir anlam veremedim. Sonuçta fotoğrafımı çekmiş, haberimi yapmış, görevimi yerine getirmiştim.

Aradan bunca yıl geçtikten sonra da danışıklı dövüş müydü, değil miydi diye düşünecek değilim. Ama tabiatın çok güzel parçaları olan ve insanlar kadar yaşama hakları bulunan o güzelim kuşların bir müfreze tarafından yok edilmesi, kanadı kırık, boyunları bükük bir şekilde yere düştüklerinde de zafer naraları atılması, bugün bile hala içimi acıtıyor…