Seferihisar Emlak

1919 yılı Mayıs ayının ortasında Yunan ordusu İzmir’e çıkarken başta İngilizler olmak üzere İtilaf devletlerinin desteğini almıştı. Bir tek İtalya bu karardan hoşnutsuzdu ama engelleyecek gücü yoktu. Padişah Vahideddin ve saltanat hükümeti nasihat heyeti göndererek Yunan işgaline tepki verilmesini önlemeye çalışsa da gazeteci (Teşkilat-ı Mahsusa mensubu) Hasan Tahsin tarafından ilk kurşun atılmış bağımsızlık ateşi yakılmıştı.
Yunan ordusunun İzmir’e çıkarılmasının amacı Türklere kabul ettirilmesi planlanan ağır antlaşma için baskı aracı olarak kullanmaktı. Her ne kadar Yunanlılar Megali İdea hayalini hayata geçirme iddiasındaysalar da aslında daha çok emperyalizmin bir aracı olarak İzmir’e çıkıyorlardı. İngiliz ve Fransızlar 4 yıllık savaşta oldukça ağır kayıplar vermişti ve bu nedenle askerlerini artık evlerine göndermek istiyorlardı. İngiltere ve Fransa 1917 Bolşevik devriminin Avrupaya yayılmasından endişe ediyorlardı. Türkleri de Çanakkale savaşlarındaki kayıplardan dolayı cezalandırmak ve karşı cephede yer almasından dolayı ağır bir bedel ödetmek istiyorlardı. Oysa Osmanlı’yı karşı cepheye yani Alman saflarına iten bizzat İngiltere’ydi. Doğu Sorunu’nu kendi çıkarları doğrultusunda çözerken Çarlık Rusya’sını da yanında tutmak isteyen İngiltere İttihatçı Hükümetin ittifak tekliflerine olumlu yanıt vermemişti. 1.Dünya Savaşı başladığında yalnız kalan Osmanlı Enver Paşa’nın özel gayretleri ile Almanya ile ittifak kurmuş ve onun inisiyatifi ile savaşa katılmıştı.
Yunan işgalinden 1 gün sonra yani 16 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa Samsun’a doğru yola çıkmıştı. Ordu müfettişi olarak yani resmi görevle gidiyordu Samsun’a. Ancak Nutuk’ta belirttiği gibi asıl amacını “milli bir sır olarak” saklamıştı. Nutuk 19 Mayıs 1919’da memleketin genel durumuna ilişkin bir değerlendirme ile başlar ve o tarihte 3 kurtuluş yolunun gündemde olduğunu belirtir;
1- İngiliz himayesi 2- ABD himayesi 3- Bölgesel Kurtuluş yolları

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta bu yolların hiçbirinin mantıklı olmadığını belirtir ve asıl amacını açıklar;

Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti tesis etmek!

Amerika ve Fransa’da 18.yüzyılın son çeyreğinde siyasal rejim değişimlerine neden olan Milli irade kavramı “Hakimiyet-i Milliye” (Milli Egemenlik) şeklinde II. Meşrûtiyet döneminde kullanılmaya başlamış ancak kavramın içi gerçek anlamı ile 1919 yılı ortalarında Amasya Genelgesi ile Anadolu topraklarında hayat ve karşılık bulmuştur. Mustafa Kemal’in konuşma ve yazışmalarındaki ana dayanak noktası, iç ve dış politikanın esası olan Milli İrade kavramı Kurtuluş Savaşı’nın yasal zeminini oluşturmuştur. TBMM’nin kuruluşu ile vücut bulmuş, Cumhuriyet ile adı konulmuştur.
Bugün Milli Mücadele’ye ve onun liderine, kurduğu siyasi rejime ve bu rejimi ayakta tutmayı amaçlayan devrim ve ilkelere karşı olan biri milli irade kavramına gerçek anlamı ile sahip çıkamaz. “Cumhuriyet’e karşıyım ama milli iradeyi savunuyorum” diyemez.
Devrimler “Reklam arası” olarak tanımlanacak kadar basit olaylar değildir. Derinlerde toplumsal kökleri vardır, eşitlik, özgürlük, adalet gibi ilkeleri, bu ilkeleri yüzyıllar içinde yoğuran bir felsefesi, bu felsefeyi topluma aktaran ve geliştirerek ilerleten, bedel ödemeyi göze almış entellektüelleri vardır. Bazen sapmalara uğrasa da devrimlerin yönü hep ileriye dönüktür. Fransız Devrimi’nin günümüze kadarki gelişim süreci bunun en güzel kanıtıdır.
Milli irade sadece sandık demek değildir. Çok daha geniş bir içeriğe ve etkiye sahiptir. En basit şekliyle yasama, yürütme ve yargı erklerinin sadece ve sadece milletin menfaatine ve geleceğine uygun şekilde kullanılmasıdır. Milli irade kavramı dinsel/tanrısal egemenliğin karşıtı olarak gelişmiştir. Bu kavram modern siyasal rejimi tanımlar, egemenliğin halka ait olmasıdır ki, bu aynı zamanda demokrasinin temel taşıdır.Milli irade uhrevi bir nitelik taşımaz, dünyevidir. Milli irade, aşiret kültürü ile, cemaat/tarikatlarla ve onlara bağlı mürid anlayışı ile gelişmez, özgür bireyler ve eşit vatandaşlık bilinci ile gelişir.

Bu durumda Cumhuriyet’in 100. yılına gelinirken Türkiye’nin 2023 vizyonu ve hedefi nedir?…

16 Mayıs 1919’da Ya istiklal ya Ölüm! düsturu ile başlayan bağımsızlık yolculuğu Lozan’da tam bağımsız Türkiye’nin tanınmasıyla sonuçlandı. Bu diplomatik zafer 4 yıllık zorlu bir mücadelenin büyük fedakarlıkların ve sağlam bir iradenin sarsılmaz inancının sonucuydu. 16 Mayıs 1919 umuda ve bağımsızlığa yolculuğun başlangıcıydı. Genelge ve kongreler ile milli bilinç uyandırılmaya Milli irade tesis edilmeye çalışıldı ve Ankara’da kurulan TBMM ile bu irade sağlam bir temele oturtuldu.
Peki 100 yıl sonra bugün tam bağımsızlık idealimiz amacına ulaştı mı? Bugün Türkiye cumhuriyetin kurucu değerlerine yeterince sahip çıkıyor mu? Yoksa bu değerler bilinçli ve sistematik olarak aşındırıldı mı?
​Bugün Türkiye’nin gündeminde olan konulara bakıldığında birçok yönü ile trajik ve hatta vahim bir çözülme ve yozlaşma ile karşı karşıya olduğumuz gerçeği ortadadır. Suni gündemlerle ve sürekli değişen söylem ve eylemlerle toplum adeta gerçeklikten koparılmıştır. Dubaiden 5 videosunu yayınlayan S.Peker’in videolarının milyonlarca kişi tarafından izlendiği bir dönemde ortaya atılan iddialar ve karşı açıklamalar akıllara durgunluk verecek cinstendir.
Resmi bayramlarını yıllardır çeşitli nedenlerle hakkıyla kutlayamayan hele pandemi ile birlikte bu Milli bayramların adeta yasaklı hale geldiği bir süreçle karşı karşıya olan toplumumuz Milli Mücadele’den beri millet olma yolunda birçok bedel ödemişken son yıllarda resmi ağızlardan sıklıkla “ümmet” kavramının kullanıldığını duyar olmuştur. 100 yıl sonra Türkiye Rusya ABD/AB arasında sıkışmış ve yalnız kalmış bir görüntü vermekte ve ekonomik olarak ciddi bir krizin de ağır baskısını üzerinde hissetmektedir.
​Türkiye’nin bu krizlerden çıkış yolu Atatürk’ün Nutuk’ta belirttiği ve tüm süreçlerde asla vazgeçmediği millete dayanmaktan geçmektedir. Milli irade esastır ve milletin menfaatleri kişilerin ve zümrelerin menfaatlerinin üzerindedir. Bağımsız ve çağdaş bir ülke olmanın yolu akıl ve bilimden geçmektedir. Üniversitelerimizde bilimsel ve etik değerler gerilemekte mobbing eylemleri yaygınlaşmakta liyakat ve hakkaniyet aşındırılmakta, nitelik ihmal edilmetedir. Öğrenci sayısı veya üniversite sayısı ile övünmekle “Almanya bizi kıskanıyor” hamasetiyle evrensel bilime katkı sunmanın mümkün olmadığı verilerle net şekilde görülmektedir. İlk 500 içinde yer alan Türk üniversitelerinin sayısı her yıl azalırken Boğaziçi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi üniversitenin paydaşlarının görüşleri ve talepleri dikkate alınmadan yapılan atamalar kurumların sağlıklı işleyişine ve kurumsal barışına zarar vermektedir.
Geşmişte bir çok zorluğu yenerek bağımsızlığını kazanan Türkiye genç ve dinamik nüfusu ile bu zorlu süreçlerin de üstesinden gelecektir.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun…